Kültür & Sanat

İşçi sınıfından taraf duran bir eser: Marksizmin Doğu’ya Açılışı

Candaş Ayan

“Emperyalizm, yalnızca toprakları fethetmek için silahlarla çıkagelenlerin acımasız biçiminde dayattıkları bir sömürü sistemi değildir. Emperyalizm, genellikle daha incelikli biçimlerde, borç, gıda yardımı, şantaj şeklinde ortaya çıkar. Bizler, dünyadaki bir avuç insanın tüm insanlığı yönetmesine izin veren bu sistemle savaşıyoruz.”
Thomas Sankara

Afrika’nın henüz son damlasına kadar Avrupalılarca sömürülmediği, iki kıta halkları arasında sadece ticari ilişkilerin bulunduğu dönemlerde, Avrupalılar, Afrika nehirlerinde altın aktığını zannederlermiş. 1291 yılında son Haçlı yerleşkesi de Müslümanların eline geçtiği gün, İtalyan Vivaldi kardeşler, bu altın nehirlerinde şanslarını denemek için Cebelitarık’ı geçmişler ve elbette bir daha geri dönmemişler. Yüz yıl sonra Vivaldi kardeşlerin açtığı yoldan ilerleyen Portekizliler, hiçbir yerli halkın bulunmadığı Azorlar’ı, Madeira ve Porto Santo Adaları’nı keşfetmişler. Porto Santo’ya ilk ayak basanlardan birisi de Columbus’un gelecekte kayınpederi olacak olan Bartholomeu Perestrello ve yolculuk esnasında doğum yapan tavşanıymış. Yeni doğan tavşanların, avcı bulunmayan bakir adaya salınması sonrasında adadaki tavşan nüfusu o kadar hızlı bir biçimde artış göstermiş ki, Portekizliler ilk sömürgeleşme deneyimlerinde adayı apar topar terk etmek zorunda kalmışlar. Otuz beş sene sonra geri gelip baktıklarındaysa adada yenilebilecek her şeyin tavşanlar tarafından yendiğini, o sık ağaçlık olan bakir adanın çorak bir araziye dönüştüğünü görmüşler.(1) Bu ilk sömürgeler Avrupa’nın sömürgecilik laboratuvarı görevi görmüşlerdi. Sonuçta, Avrupa’nın “uygar” milletleri de Porto Santo adasını bitki köklerine kadar yiyip bitiren tavşanlar gibi, “Batı” dışında kalan, eski ve yeni bütün dünyayı sömürdüler; gemiler dolusu insanı köleleştirip, madenlerde ve plantasyonlarda ölümüne çalıştırdılar; karşı çıkan halkları mitralyözlerle taradılar, yerli halkları üzerinde güneş batmayan soykırımlara uğrattılar; Afrika’nın altın nehirlerini kan kırmızısına boyadılar. Bütün bu Avrupalı barbarlığına karşı çıkacak olan ise yine Avrupa’nın göbeğinde ortaya çıkıp serpilen Marksist teorilerin, Doğu’da ete kemiğe büründüğü işçi sınıfı ve ezilen halklar olacaktı.

Bu yazıda, Cenk Ağcabay’ın son kitabı ‘Marksizmin Doğu’ya Açılışı: Sömürgecilik, Savaş, Devrim’ incelenecektir. Özellikle içerisinden geçmekte olduğumuz küresel salgın sürecinde, aşı üretimi, dağıtımı ve satışı, fikri mülkiyet, küresel ilaç şirketleri ile küresel tüketim ve dağıtım zincirlerinin kâr marjları ve kapitalist ülkelerdeki sağlık sistemlerinin çöküşü etrafında oldukça yoğun tartışmalar yürütülüyor. Küresel meta zincirlerinin salgın dolayısıyla kesintilere uğramış olması ile emperyalist ilişkilerin ne kadar derinleşmiş olduğu su yüzüne çıkmış bulunuyor. Bu çerçevede kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden, ancak daha önce olmadığı kadar güçlü bir biçimde sorgulandığı, birtakım dönüşümlerin gerekliliği ile ilgili taleplerin oldukça sık dile getirildiği bir sürece nasıl ulaşıldığına dair bir tartışma, bugünü algılamamız ve yarına dair öngörüler ortaya koyabilmemiz için oldukça önemli. Bilginin sosyalizm mücadelesinde bir silah olması gerektiğini düşünen ve bu çerçevede entelektüel ilgi alanını akademik dünyayla sınırlandırmayan, araştırmacı yazar Ağcabay son kitabında, bugünün emperyalist uygulamalarına nasıl gelindiğine, bu sömürü süreçlerine karşı Marksist direnç noktalarının nasıl ve hangi koşullarda ortaya çıktığına ve Batı da dahil bütün dünyaya nasıl yayıldığına ışık tutuyor.

Marksizmin Doğu’ya Açılışı: Sömürgecilik – Savaş – Devrim, Cenk Ağcabay, 376 syf., Nota Bene Yayınları, 2021.

Kitap, her şeyden önce Marksist teorinin salt akademik bir çalışma alanının ötesinde, sosyalizm ve halkların kurtuluşu mücadelesinde bir pusula olarak gören yaklaşımı felsefe ediniyor. Kitabına “sürekli savaş” doktrininin yüz sene önce olduğu gibi bugün de emperyalizm açısından geçer akçe olduğunu anlatmakla başlayan Ağcabay’ın, eserini başlıktaki tarihsel çizgiye uygun bir biçimde, üç ana dayanak noktası üzerine inşa ettiği söylenebilir. Bunların ilki burjuvazinin “uygarlaştırma” misyonu olarak Avrupalı sömürge faaliyetleri ve Marx ve Engels’in kendileri başta olmak üzere sömürgeleşmeye yönelik Marksist eleştirilerdir. İkincisi, Avrupa’da sosyal demokrat ihanet ve sosyal-şovenizmle birleşen milliyetçi-militarizm. Son nokta ise Ekim Devrimi ve Marksizm’in Batı-dışı dünyaya -yazar Batı Avrupa ve ABD dışında kalan bütün dünya için “Doğu” kelimesini kullanmaktadır-, yani “Doğu”ya açılmasıdır.

Bir enternasyonalist olan ve kapitalizmin yarattığı tehditlere ancak ulusal ve/veya kültürel sınırları aşan, bütüncül bir faaliyet alanına sahip evrensel bir mücadele birliği ile karşı gelinebileceğine inanan Ağcabay, kitabına giriş olarak tasarladığı ilk bölümde, 1914 tarihinde başlayan Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın gerçek sebeplerini okuyucuya sunar. Kitabın ilerleyen bölümlerinde ayrıntılarıyla anlatılacak olan sömürgeleşme süreçleri boyunca Avrupalı imparatorluklar benzer yöntemleri ve patikaları paylaşmaktan çekinmemişlerdir. Ancak 20. yüzyılın başı itibariyle artık sömürgelerin Britanya İmparatorluğu lehine olan paylaşımı, diğer Avrupalı emperyalistleri rahatsız etmiş ve rekabet kendi iç paylaşım savaşlarına dönüşmüştür. Engels’in, yirmi iki sene öncesinden savaşa dair öngörülerini de paylaşan Ağcabay, Rosa Luxemburg’un bu savaşı Avrupa proletaryasının kitlesel çöküşü olarak tanımladığından bahseder. Yazar, özellikle Rusya dışında, bütün savaşan memleketlerde savaşta kaybedilen askerlerin anısına yapılan anıtların şovenist-militarist kutsallaştırma nâralarıyla bezeli olduğu, ancak Rusya’da savaşta kaybedilen 1,3 milyon Çarlık askerleri için bir anıt dahi inşa edilmediğinin de altını çizer. Bu “ilgisizliğin” sebebini açıklarken “Dünyayı kana ve ateşe boğan emperyalist savaşı” der Ağcabay; “anıtlarla ölümsüzleştirme manyaklığına ve şovenizme düşmanlık, Bolşevizm’in üzerine inşa edildiği temel ilkeler setinin en önemli bileşenlerinden Enternasyonalizmin dolaysız ürünüydü”.(2)

Kitabın ikinci bölümü, Avrupalı imparatorların taçlarının kaldırımlarda yuvarlanması ile sonuçlanacak “dünya hakimiyeti” savaşına, bilhassa Alman Sosyal Demokratları’nın verdikleri destek ile sosyalist ideallere reformizm kisvesi altında ettikleri ihanetlerine ayrılmıştır. Elbette bu sosyal-şovenist destek sadece Almanya ile sınırlı değildir; Rusya ve Sırbistan dışındaki bütün Avrupalı sosyal demokratlarda aşağı yukarı benzer refleksler ortaya çıkmıştır. Ağcabay bu ihaneti, parti içinde küçük burjuva oportünizminin hâkim olmasıyla, sosyalist devrimin gereklerini yadsıyarak yerine burjuva reformizminin yerleştirilmesi şeklinde özetlemektedir.(3) Bir yandan da Avrupa’da Marksist geleneğin oluşma aşamalarına da, örneğin 1. ve 2. Enternasyonallerin kuruluş ve dağılış süreçlerini anlatarak ışık tutan Ağcabay, Marx ve Engels’in kişisel yazışmalarına kadar oldukça ayrıntılı bir araştırma ortaya koymuştur. Bu yönüyle özellikle Marx ve Engels’in fikirlerini olgunlaştırma aşamalarına detaylı bir külliyat içerisinden dikkatle seçtiği yazılarla ve mektuplarla katkı sağlayan Ağcabay’ın bu kitabının önemli bir başvuru kaynağı haline geleceğine hiç şüphe yok. Böylece yazar, İngiliz işçi sınıfının burjuvalaşma süreci ve Marksist teorilerin 19. yüzyıl Avrupa’sında gelişim adımlarından bazı kesitlerle süslediği ikinci bölümde esas olarak, paylaşım savaşı öncesi ve esnası süreçte sosyal demokratların sınıf uzlaşmacılığından ve buna karşın Lenin ve Rosa ile birlikte Spartakist hareketin bunlarla mücadelesinden ve bu dönemde devam eden devrimci süreçlerden, en ince ayrıntısına kadar bahsetmektedir.

Kitabın üçüncü bölümünde, Avrupa-merkezci kapitalist ideolojinin “en geçerli” sömürgeleştirme argümanı olarak kurgulanan ve kullanılan “burjuvazinin uygarlaştırma misyonu” ele alınmaktadır. Kendi dünyasını, tıpkı Samir Amin’in tartışmalara Afrika-Asya dünyasından katılıyor oluşu gibi, Avrupa-dışı kültürün dünyasına ait bir yerde tanımlayan Ağcabay, bu bölümde bir yandan bu ideolojik söylem ile birlikte “Batı ve dünyanın kalanı” arasında inşa edilen iktidar ilişkisini yapı-sökümüne uğratır, bunu yaparken de öte yandan Lenin’in ‘Emperyalizm’ adlı eserini yazış sürecinde girdiği polemikleri ve geçirdiği düşünsel ve pratik süreçleri en ince detayına kadar okuyucunun önüne serer. Sosyal demokratlar içerisinde, ülke çıkarlarını savunmanın, o ülke işçilerinin de çıkarlarını savunmak anlamına geleceği şeklinde yaklaşımlar ortaya çıkmaya başladığı gibi, sömürgeleşmenin de hem ülkenin hem de işçilerin çıkarlarına hizmet edeceği yönlü Marksizm’in enternasyonalist ve devrimci temelinden bütünüyle kopan yaklaşımlar Avrupa’da yaygınlaşmaya başlamıştır. Öte yandan zora dayalı olmayan sömürge politikalarının “uygarlaştırıcı misyonunu” destekleyenler de mevcuttur. Bütün bu histerik yaklaşımların altında, sadece Avrupa medeniyetine ait olan halkların bağımsız gelişeceği şeklindeki inanç vardır.(4) Lenin, bu yönlü sosyalizme ve işçi sınıfına ihanet anlamına gelen oportünist yaklaşımlarla polemiğe girmekten çekinmez ve sonunda ABD’nin 1917’de savaşa girişinin ileride Pasifik hakimiyeti için Japonya ile yapacağı bir başka savaşa hazırlık açısından temel oluşturduğu şeklinde bir öngörüde bulunacak seviyede emperyalizm teorisini geliştirmeyi başarır.(5) Bölümün devamında Avrupa’nın sömürgelerde uyguladığı “kan vergisi”, “toplama kampları” gibi pratikler ile yine Avrupa’da sömürge halklarıyla ilgili olarak yükselişe geçen ırk teorilerine ve sosyal-Darwinist yaklaşımlara dayanan “uygarlaştırma misyonu” propagandalarından bahseden Ağcabay, bir sonraki bölümde yapacağı sömürgeleşme ve Marksizm tartışmalarına güzel bir kapı aralar.

Ağcabay kitabının dördüncü bölümünü, tam manasıyla iğne oyası titizliğinde işlemiş, bir dantel gibi bütün noktaların birbirine ustaca iliştirildiği bir külliyatlar repertuarı ortaya koymuştur. Bu bölümü birbirine paralel iki anlatı etrafında ören Ağcabay, bir yandan Marx ve Engels’in düşünsel olarak zihniyet dünyalarına bir yolculuk yapar ve özellikle sömürgelerle ilgili yaklaşımlarındaki olgunlaşmayı ve dönüşümü okuyucuya ustalıkla sunar. Ek olarak, Marx ve Engels’e yönelik olarak içeriden yöneltilen Avrupa-merkezcilik ve şarkiyatçılık eleştirilerine de cevap verir. Öte yandan, bununla paralel olarak uzun 19. yüzyılın sömürgeleşme pratiklerinin bir panoramasını sunan yazar, bizlere sömürge halklarının aslında “tarihsiz halklar” olmadıklarını bir kez daha hatırlatır; bu anlatının Avrupalı sömürge lordları tarafından inşa edildiğinin altını çizer. Yanı sıra, Ağcabay, örneğin ‘Komünist Manifesto’nun yazılma hikayesi ve Ho Şi Minh, Fidel Castro gibi sonradan kendi ülkelerinde devrimler gerçekleştirecek kişilerin Manifesto ile ilk karşılaşmaları gibi pek az bilinen popüler hikâyeleri, bütün bu ikili anlatının içerisine ustalıkla yedirmiştir. Bütün bunları yaparken Marx ve Engels’in mektuplarından, gazete yazılarından, kitaplarından, polemiklerinden sunduğu seçkilerle onların zihniyet dünyalarına bir yolculuk yapmayı başarmıştır.

Bu esnada Marx ve Engels’e bilhassa içeriden yönelen eleştirilere, teorik olgunluğa zamanla ulaşılacağı ve Marx’ın, Manifesto’dan ‘Kapital’e yirmi yıllık bir süreçte sömürgeleşmeye olan yaklaşımının değişerek olgunlaştığını belirten Ağcabay, aradan cımbızlayarak çekilen eski dönem yazılarının yorum yapmak veya suçlamak için yetersiz, hatta art niyetli olabileceğini belirtir. Ona göre sömürgecilik, şarkiyatçı zihniyetin kurguladığı söylemin ürünü değil, Avrupa’da gelişen sermayenin dünya çapında yayılma ve genişleme eğiliminin bir ürünüdür. Şarkiyatçılık, bu sürecin ideolojik gerekçelendirilmesini sunar. Şarkiyatçılığı yaratan, sömürgeci hakimiyetin yayılmasının kendisidir.(6) Son olarak, bir kabile şefinin ABD başkanına yolladığı ve teknolojik aletlerin doğaya zarar vermesinden yakınan bir mektup gibi oldukça ayrıntılı örneklere ulaşmak için kılı kırk yaran bir araştırma yürütmüş olan Ağcabay, bölümün son kısmında demokrasi, insan hakları gibi anlatıların altında yatan liberal aldatmacalardan bahseder. Bu noktada bilhassa Avrupa’nın demokrasi ikonası Tocqueville’in Cezayir’de yapılmasını istediği katliamlar ve 1848 devrimleri sırasında işçi hareketine karşı tereddüt etmeden general diktasını kabul etmiş olması, dikkat çeken hususlar arasındadır. Yanı sıra, ilk birikim, Afrika’nın paylaşılması ve Avrupa’daki Haçlı Seferi mitleri gibi konuların da üstünde duran yazar, kitabının son bölümünde yapacağı devrim anlatısı için güzel bir geçiş sunar.

Kitabın son bölümü, 1905’te Japonya’nın Çarlık Rusya’sını mağlup etmesi ile bütün Batı-dışı dünya açısından ilk defa Batı’ya karşı bir savaşın kazanılabileceğinin Doğu’da yankılanması ile başlar. Bu yankılar Rusya’da -her ne kadar başarısız olmuş da olsa- 1905 Devrimi, Osmanlı’da 1908 Devrimi gibi sonuçlar doğurmuş, İran’da, Çin, Hindistan ve Kore’de karşılık bulmuş, Japonya Doğu için bir kılavuz olarak görülmeye başlanmıştır.(7) Yazar, tıpkı bir önceki bölümde yaptığı gibi, bu bölümde de oldukça ayrıntılı bir çalışmanın ürünü olarak Lenin’in 1908 Devrimi, Bosna-Hersek’in ilhakı, Trablusgarp Savaşı ve Balkan Savaşları ile ilgili analizlerini ve yazılarını okuyucuya sunar. Bu çerçevede, Balkanlar’da burjuva-demokratik hareketi zayıflatan unsurlardan, Çin’de cumhuriyetin kuruluşuna, Plehanov’la girdiği Rusya’da toprağın ulusallaştırılması tartışmalarından Menşeviklerin yetersiz tezlerine kadar Lenin’in analizleri ve incelemeleri derlenmiştir. Sonrasında Ağcabay, Lenin’in emperyalist savaşa karşı enternasyonalist devrimci politik perspektifinden bahsederek kısa bir 1917 Ekim Devrimi anlatısı yapar. Bu arada, Marx’ın devrimin Rusya’da olacağını bilememesi şeklindeki saçma eleştirilere de cevap veren Ağcabay, Marx’ın özellikle 1870’lerden itibaren yönünü Rusya’ya çevirdiğini, Rusça öğrenerek kaynakları doğrudan taradığını ve 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Rusya’da gerçekleşmesi yakın olan bir devrimi öngördüğünü ifade eder.

Beşinci bölümün ikinci yarısı, Ekim Devrimi sonrasında bütün dünyaya yayılan anti-emperyalist mücadelelere ayrılmıştır. Başta Almanya ve İtalya olmak üzere, ilk devrimci dalga Avrupa’da ortaya çıkar. Kasım 1918’de Almanya’da başlayan devrimci hareket, iki buçuk ay sonra Rosa ve Liebnecht’in sosyal demokratlar tarafından katledilmeleri ile sonuçsuz kalır ve söner. Benzer süreçler İtalya, İspanya ve İsviçre’de de gerçekleşir, muazzam işçi grevleri gerçekleştirilerek Ekim Devrimi’ne övgüler yapılır, ancak nihayetinde Macar Sovyet Cumhuriyeti’nin kurulması dışında bir sonuca ulaşmaz. Lenin’e göre Avrupa’da devrimin başarılamamasının temel sebebi, açığa çıkan büyük proleter enerjiyi doğru politik hedeflere yöneltecek sağlam bir politik aygıtın yaratılamamış olmasıdır.(8) Öte yandan, Avrupalı Sosyal Demokratlar, proletaryanın “öfke ve isyanını” dizginleyen sağlam birer burjuva aparatına dönüşmüşlerdir. Avrupa’da devrim dalgası ve Rusya’da karşı-devrimci iç savaş devam ederken, Lenin 3. Enternasyonal’in kuruluşunu gerçekleştirir ve böylece Doğu’ya tam anlamıyla açılım başlatılmış olur. Takip eden on yıl içerisinde pek çok ülkede Komünist Partiler kurulur, Komintern’e üyelik kriterleri belirlenir ve bu süreçlerle paralele olarak Irak’ta, Suriye’de Mısır’da, Lübnan’da, Filistin’de sömürge karşıtı ayaklanmalar Komintern tarafından hem teorik hem de pratik olarak desteklenir. Ek olarak Komintern’in Çin’e yolladığı sayısı on bine ulaşan militanlar, 1949 Çin Devrimi’nin başarıya ulaşmasındaki esas faktör olacaktır. Kısacası Ekim Devrimi ile başlayan ve Komintern ile taçlanan süreçte Marksizmin Doğu’ya açılışı gerçekleşmiştir. Öyle ki, bütün dünyada sömürgeciliğin çöküş süreci, Ekim Devrimi’nin muazzam etkisi olmaksızın gerçekleşemezdi.

Ağcabay, oldukça özenli gerçekleştirilen bir araştırma sürecini, oldukça usta bir biçimde kâğıda dökmesini bilmiş ve ortaya bu eser çıkmış. Bu kitabın Marksist literatüre oldukça önemli bir katkı olduğuna, yayımlandığı andan itibaren temel bir başvuru kitabına dönüşeceğine hiç şüphe yok. Bilhassa Marx, Engels ve Lenin’in kıyıda köşede kalmış yazışmaları, mektupları, polemikleri ve fikir egzersizleri vasıtasıyla zihniyet dünyalarına yapılan yolculuk okuyucuya, teorik olgunluğa ulaşma konusunda muazzam bir fikir edinme deneyimi sunuyor. Kitabın en güçlü yanı, bu kaynakların becerikli bir el tarafından anlaşılır bir silsileye oturtularak okuyucuya sunulmuş olmasıdır denebilir. Son tahlilde ‘Marksizmin Doğu’ya Açılışı’, mücadele içerisinde işçi sınıfından taraf duran bir eser. Bugün oldukça bulanıklaşmış bir süreçten geçildiğine şüphe yok ve bu kitap, bulanık, ilerisinin sağlıklı tartılamadığı, öngörülemediği bir yolda doğrultunuzu bulmanıza yardımcı olacak, size rehberlik edecek bir başvuru kaynağı olacaktır.

  1. Crosby, A. W. (2004). Ecological Imperialism: The Biological Expansion of Europe, 900-1900 (2. Baskı). New York: Cambridge University Press, ss. 71-75.
  2. Ağcabay, C. (2021). Marksizmin Doğu’ya Açılışı: Sömürgecilik, Savaş, Devrim. İstanbul: Notabene, s. 23.
  3. A.g.e., s. 37.
  4. A.g.e., s. 109.
  5. A.g.e., s. 144.
  6. A.g.e., s. 254.
  7. A.g.e., s. 305-306.
  8. A.g.e., s. 341.

, ,

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu