Yaşam

İnsan neden medyuma, falcıya, ‘enerji saçana’ inanır?

– Medyumlar, falcılar, enerji saçanlar, evlerde kötülüğü temizleyenler, aynayı duvara hesaplayarak yerleştirenler… Hocam son yıllarda ne oldu da, insanlar bu tür şeylere karşı inanç geliştirdiler?

İnanç biçimlerinin bazıları hep vardı. 13 Sayısının uğursuz sayılmasını bilirsiniz. Otel katlarında 13. Kat yoktur, 12+ 1 derler. Kara kedi uğursuz sayılır, gece köpek uluması, baykuş sesi hep eski inançlardır. Ancak yeni inanç biçimleri çok farklı. Artık yeni terimler kullanılıyor. Astral enerji gibi, kuantum duygular gibi teknik imalı yeni deyimler var. Aslında değişen bir şey yok. Hepsi de iki amaca yönelik: Birincisi; olacakları önceden öğrenmek, İkincisi; olumsuz durumları olumluya çevirmek. İşin özü bu.

– Bu inancı tetikleyen ne?

Bu sorunun yanıtı, modern dünyadaki yaşamın belirsizliği. Hiç kimse yarın ne olacağını bilemiyor. Hızla değişen dünya, bilinen değerleri değiştirdi. 68 Kuşağının idealizmi yerini oportünizme, fırsatçılığa bıraktı. İnsanlar rahatlığı istiyor, sabırlı çabaların harcandığı yıllar yerine ‘her şeyi hemen istiyor’. Konformizm egemen oldu.

Akıllı evler, akıllı arabalar, akıllı telefonlar insanları akılsız yaptı. İnsanların yaşamları üstündeki kontrolleri kalktı. Bu da bilinenlere güveni azalttı, insanlar inançlara sığınıyor.

– “İnsan sıkı bir çalışmayla istediği hayata kavuşabilir…” Bu kabul değişti mi, artık öyle olmuyor da insanlar sonucu başka yerlerde mi arıyor?

Bakınız, yakın tarihlerde bile bir insan dürüstçe işinde çalışırsa emekliliğine güvenirdi. Dürüst çalışma onun güvencesi olurdu. Oysa, şimdi bir borsa oyunuyla milyon dolarlar el değiştiriyor, dürüst çalışanın birikimi enflasyonla eriyor. Artık güvenilir bir gelecek kalmadı. Çalışma alanı da öyle. Evvelce insan girdiği işte yıllarca çalışır, oradan emekli olurdu. Şimdi, çalışan kişi sürekli daha yüksek gelirli işler arıyor, şirketlerde rotasyon hızlandı, uzmanlaşan kişi başka bir yere gidiyor.

Tek iş modeli değişti, insanlar bir kaç işi birlikte yapıyor. Herkesin her şeyi yapmaya çalıştığı bir ortam oluştu. Bütün bunlar kaygı yaratıyor.

– Kaygı… Bugünün hastalığı diyebilir miyiz?

Evet, durum aynen bu. İnsanların kaygı düzeyleri çok arttı. Bakınız, en çok artan ruhsal hastalıklar, anksiyete ve depresyon. İstatistikler, kaygıyı azaltan, depresyonu hafifleten ilaçların, anti-depresif ilaçların kullanışında büyük bir artış olduğunu gösteriyor. Hatta Elisabeth Wurtzel, ‘Prozac Toplumu’ diye bir kitap yazmıştı. Ünlü felsefeci yazar Alain De Botton ‘Statü Endişesi’ kitabında bu kaygıyı çok güzel anlatır. Rekabet toplumu, kazanılacak her şeyin ancak rekabette öne geçmek ile olacağını kabul ettiği için ortada güvenilecek hiç bir şey kalmaz. Herkes rakiptir, her şey rekabettir, başarının tanımı ötekileri geçmektir, üstün olmaktır. Bu durumda insan nasıl kaygı duymasın?

– İnsanın inanabileceği geleneksel dinler varken yenileri neden çıkar, onlar daha farklı şeyler mi vaat ediyor?

Geleneksel tek tanrılı dinler, kuralları belirlenmiş, ritüelleri kesinleşmiş, sınırları çizilmiş dinsel yapılardır. Hıristiyanlık da, Musevilik de, İslamiyet de bu kurallara uymayı gerektirir. Ama yeni inanç sistemleri kendi kurallarını koyar, kendi sınırlarını kendileri belirler. Önderleri, inananları, sınırları geleneklerin dışındadır. Onun için yeni inanç sistemleri bugünün insanına daha çekici geliyor. Bir kahve falı; ‘için kabarmış, üç kişi ağız ağıza vermiş seni konuşuyor, dur bakalım, sana bir yol görünüyor, o yolun ucunda feraha çıkıyorsun’ sözleriyle falı bakılana bir rahatlık verir. Medyum, karşısında oturana, gelecekteki aşk hayatını, iş durumunu, sıkıntılarını, feraha çıkış yollarını anlatır. İnanmak, geleceğini okuyanın sözlerine kapılmak, insanın sıkıntılarına bir çıkış yolu sunar. Elbette bu durum, kendi kaderini kendisinin çizdiğini söyleyen bilincin yüklediği sorumluluktan çok farklıdır.

– İnanma ihtiyacı… Ama kolayca inanma ihtiyacı… Anlıyorum… Peki, taşlara, otlara, sulara kutsal anlamlar yüklemek neyin nesi?

Bak işte bunlar yeni değil, ‘uğurlu taşlar’, ‘şifalı otlar’, ‘kutsal sular’ insanlık tarihi kadar eski inançlardır. Örneğin, ‘zemzem suyu’, bir çok hastalığı iyileştiren bir su olarak değer taşır. ‘Ametist’ taşının yanında bulunduran insana ‘uğur getirdiğine’ inanılır. ‘Şifalı otlar’ bugün ‘herbalizm’ adı altında alternatif tıbbın önemli bir ögesi olmuştur. Ancak, ıhlamur çiçeğinin öksürüğü giderdiği, valerian otunun uykuyu kolaylaştırdığı safsata değildir. Pek çok ilaç, bitki kökenlidir ama aktarların sattığı her otun bilinmeden kullanılması da yanlışlara tol açar. ‘Şifalı otlar’ derken bunları bilmek gerekir. ‘Şifalı sular’ da kaplıca tedavilerinin, artrozlar gibi, eklem hastalıkları gibi, değişik hastalıkların tedavisinde yararlı olmuştur. Kaplıca tedavisinin ‘Hidroterapi’ adı altında tıp biliminde yeri vardır. Yararlı olanı safsatadan ayıran da gene bilimdir. Bilimin rehberliği olmayan hiç bir şeyin yararlı olacağına güvenmemek gerekir.

– Gelelim günümüzün ciddi sıkıntısına… Biliyorsunuz, birçok kişi aşı olmayı reddediyor, burada inançlar nasıl rol oynuyor?

Aşı bilimsel bir gerçektir. Bir virüse karşı üretilen aşı, o virüse özel bir bağışıklık sağladığı için yaşamsal önemdedir. Ama gelin görün ki, aşı karşıtlığı hiçbir bilimsel emeli olmayan hurafelerle insanları etkilemektedir. Aşı karşıtları, aşının uydurma olduğu, ticari amaçla uygulandığı, bu yolla insanlara çip takıldığı uydurmalarıyla bir ortam yaratıyorlar. Bunlara inanarak aşı olmayanlar aslında toplumu tehdit eden bir sorun yaratmaktadırlar. İşte güncel bir konuda yanlış inanç sapmasını hep birlikte görüyoruz.

– Hep bilimden, bilinçten söz ediyorsunuz da bunların inançtan farkları nedir?

İşin özü bu soruda. Bilimsel bilgi nasıl gelişir? Önce bir nesnenin, bir olayın ‘ne?’ olduğunu merak ederiz. Sonra ‘nasıl?’ olduğunu araştırırız. ‘Neden?’ sorusuna yanıt ararız. Araştırırız, ‘kanıt’ ararız. Konuya ilişkin ‘deneyler’ yaparız. Bunların hepsi de ‘yanlış’ olabilir, onu kabul ederek doğru sonucu buluruz. Bilimsel bilgi böyle elde edilir. Ayrıca, daha doğrusu bulunduğu zaman değiştirilir. ‘Değiştirilebilir olma’ bilimsel bilginin özelliğidir. İşte, ‘inanç’ olayında bunların hiçbirisi yoktur. İnanç, soru sormaya kapalıdır. Sorduğunuz soruya ya bir rüyâda beyaz sakallı dedenin söyledikleri anlatılır ya da kayıp bir kitabın bulunuşu ile ele geçmiş sırlardan söz edilir. Hepsi rivayettir, nakildir. İnanç, soruya, tartışmaya, deneye, kanıta hele de yanlış olabilmeye yer veremez. Yer verirse ortada inanç kalmaz. Bilimsel bilgi ile ile inanç arasında farklılık değil, zıtlık vardır. Birinin yerleştiği yerde ötekisi yer bulamaz.

– İyi de bilim her şeyi bilir mi?

Bilim her şeyi bilemez. Böyle bir iddiası da olamaz. Ama, bilimin görevi, bilemediği şeyi araştırmaktır. Bilimin yöntemleri ile bunları araştırır. Bu süreç hep sürecektir.

İnancın böyle bir derdi yoktur. İnanç her şeyi kendi yorumu doğrultusunda açıklar ve kişinin buna inanmasını bekler.

– İnançları ‘yararlı- yararsız- zararlı’ diye ayırabilir miyiz? Bu ayrım doğru olur mu?

Evet, bence ayırabiliriz, ayrıca doğru da olur.

– Nasıl yapabiliriz?

İnsanın bilişsel yetisini gölgelemeyen, akılcı davranışlarını engellemeyen ‘inanç biçimleri’ elbette zararlı değildir. Bilimsel düşüncesi sağlam birisinin çantasına bir ‘ametist taşı’ koymasının hiçbir zararı yoktur, hatta onu rahatlatıyorsa yararlı bile olur.

– Ama…

Aklın bilişsel yetisini bloke eden, insanın düşünme yetisini engelleyen inançlar, ‘kör inanç’ dediğimiz inanç sistemleri elbette zararlıdır. Kişi için de zararlıdır, toplum için de zararlıdır, dünya için de zararlıdır. Bu ‘köktencilik’, kaynağı ne olursa olsun, din, gelenek, milliyet, etnik köken, hatta düşünce akımları hem de büyük zararlar veren inanç sistemleridir. Bütün kanlı kavgaların, savaşların, terör olaylarının kökeninde bu ‘köktenci inançlar’ büyük roller oynar. Bunların bilinmesinde de büyük yararlar görüyorum…

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu