Kültür & Sanat

Bülent Öztürk: Ruhunu özgürleştiremeyen kişi sanat yapamaz

Belçika’da yaşayan Kürt senarist ve yönetmen Bülent Öztürk’ün filmleri, birçok ülkede düzenlenen festivallerde gösterildi ve ödüller kazandı. “Küçük Pencereli Evler” (2013) adlı kısa filmiyle Venedik Film Festivali’nde En İyi Avrupa Kısa Filmi ödülünü kazanan Öztürk, bu filmiyle Berlin’de 26. ‘Avrupa Film Ödülleri’ne aday gösterildi. Başta Duhok Film Festivali olmak üzere, pek çok film festivalinde en iyi kısa film dalında ödüller kazanan Öztürk, ayrıca “SÎ/’Shadow” (2015) adlı kısa filmiyle birlikte, “Zaman Zaman” (2010) ve “Beklemek” (2012) adlı iki belgesel de yönetti. “Beklemek” filmi Ankara Film Festivali’nde En İyi Belgesel, Documentarist En İyi Doc Film ve TRT Belgesel Günleri’nde En İyi Film seçildi.

2017 yılında yönettiği ilk uzun metrajlı kurgu filmi “Mavi Sessizlik” ile Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali’nde Fedora Ödülü’nü kazanan ve İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde ‘En İyi İlk Film’, ‘En İyi Senaryo’ ve ‘Jüri Özel Ödülü’ ödüllerini alan Öztürk ile bir araya geldik ve belgesel sinema anlayışını konuştuk.

‘TÜRKİYE’DE BELGESEL SİNEMANIN GERÇEKLİĞİNİN İÇİNİN BOŞALTILDIĞINI HİSSEDİYORUM’

Kavramsal olarak bakıldığında belgesel sinema, diğer sanat dallarına nazaran gerçeğe sadık kalmasıyla öne çıkıyor. Zihninizde belirlemeye başlayan bir fikir belgesele varmadan önce, tıpkı bir ağacın dalları gibi kurmacaya, hayali olana uzanıyordur muhakkak. Bu durum bir sanatçıyı kısıtlamaz mı?

Belgesele kurmaca fikri ile çekişmeli bir biçimde bakış açısı geliştirmenin esasında özgürleştiren bir yanı var. Ancak özellikle Türkiye’de belgesel sinemanın gerçekliğine, yani ‘görünen’ yanına öyle çok vurgu yapılıyor ki sinemasal yanı bir yana, gerçekliğinin içinin de biraz boşaltıldığını hissediyorum. Bu nedenle, belgesel sinema sadece gerçeklik kavramı ile açıklanamaz. Kendi içinde kurmaca sinemada da olduğu gibi birçok dalı var belgeselin. Sadece bu gerçeklik tanımı üzerinden bir okuma yapmak yeterli değil. Bu gerçeklik kaygısı, belgesel sinemayı hantallaştıran, onu basitleştiren ve hatta muhafazakârlaştıran bir mekanizma gibi geliyor.

Belgesel sinemanın da diğer sanat dalları gibi bir estetik sorunu ve kaygısı var, ki bu olmak zorunda. Ancak belgesel sinemada anlatılan, gösterilen ve işlenen bir ‘yerel’ tematiğin, kendi otantikliğini korumakla birlikte evrensel bir duygu dili içinde karşılığı da olmalı. Ayrıca sinema sanatının birçok yaratıcı ögesinden faydalanmalı ve onları kullanmalı ki film kendini izletebilsin ve kendi ülkesi/kültürü sınırlarına hapsolmasın, evrenselleşebilsin.

Bilgi ve gerçeklik fetişi, bana sinema sanatının karşısına çıkartılmış bir büyük handikap gibi geliyor. Belgesel çekme fikri, çoğu zaman içimizden gelen ve gelişen bir şey değil aksine bizim dışımızda oluşan, gelişen bir süreç. Bu, bir şekilde gelip bize dokunan duygularımızı uyandıran; bazen üzerek, bazen rahatsız ederek ve kimi zaman öfkelendirerek düşünmeye, empati kurmaya, hayal etmeye sevk eden uzun bir yolculuk. Mesela “Zaman Zaman” ve “Beklemek” belgesellerimi, öfke, kızgınlık duygularıyla çekme kararı aldım. İlkini sinemanın ikinci yılında, diğerini okulu bitirdiğimde çekmiştim. Duygu, o an seni harekete geçirmede motor işlevi görüyor. Bu ilk öfke ve kızgınlık, çalışma ile birlikte sakinleşen bir sürece evriliyor. Bu arada çalışma ve filmin çekim sürecinde de o öfke ve kızgınlıklarımdan arınmış oluyorum.

‘GÜNÜMÜZDEKİ DEVLET VE BELEDİYE ANLAYIŞI İLE NE KADAR ÖZERK FESTİVALLER GERÇEKLEŞTİRİLEBİLİR Kİ?’

Türkiye’de belgesel sinema pek önemsenmez. Festivallerde geri planda kalır, TV satışı yapılmaz, kaynak yaratmada sıkıntı yaşanır. Kendinizi “üvey evlat” gibi hissediyor musunuz?

Belki “üvey evlatlık” gibi bir tanımlama üzerinden gitmek yerine neden ‘Türkiye’de genel olarak sinema sanatı ile birlikte belgesel sinema pek önemsenmez?’e dair birkaç kelam etmek gerek. Bir sanatçı, haliyle bir ‘çıbanbaşıdır’; rahatsız eder, sorgular, düşündürür, huzursuz eder. Ruhunu özgürleştiremeyen kişi zaten sanat yapamaz.

Yıllardan beri Türkiye’de devlet, elindeki tüm imkânları ile uyguladığı sistematik bir TV formatı anlayışı var. Devlet bununla, bir şekilde kendi yurttaşlarının duygu ve algılarına müdahale etmekte, onların zihin ve vicdan dünyalarının şekillenmesinde başat bir rol oynama gayretini sürekli canlı tutuyor. Yalan, inkâr, öteleme, baskı ve tutuculuğuyla inşa edilmiş, ayrıca tüm bu enerjisini bunu korumaya adamış tarihsel yüzleşmesini yaşayamayan ve bunu sürekli erteleyen bir devlet aygıtı var. Hani “Züğürt Ağa” filminin bir yerinde ‘maraba’lardan biri der ya: “Ağam bizimle eğlenir…” Evet, aslında o devlet halkının ‘eylenmesini’ ister; düşünmesini, hele sorgulamasını ise hiç istemez.

Festivaller dediğiniz, birkaçı hariç neredeyse tümü yerel yönetimlerin maddi gücü ve olanakları ile yapılan festivaller. Belediye yönetimi, bir partiden diğer partiye geçtiğinde haliyle uğraştıkları, müdahale ettikleri, yönetmeye çalıştıkları ilk alanlardan biri kültür ve sanat oluyor. Festivaller ve onların bazı çok özverili emektarlarını tenzih ederek elbette, günümüzdeki devlet ve belediye anlayışı ile ne kadar özerk festivaller gerçekleştirilebilir ki? Buna Kültür Bakanlığı’nın aleni/gizli sansür ve yaptırımlarının etki ve sonuçlarını da ekleyelim.

Bunların yanında bir de belgesel sinemanın yalnızca orta ve üst sınıfa hitap ettiği algısını da hesaba kattığımızda, Türkiye gibi sürekli sorunlu, huzursuz ve yurttaşlarının yarınlarının nasıl olacağını çok kestiremeyen ülkelerin insanları olduğunu da kabul ettiğimizde, o insanların tüm gündelik sorunlarının içinden, kalkıp sinemaya gidip belgesel izleme olasılığını göz önünde bulundurduğumda, dertlerini, sıkıntılarını geçici olarak onlara unutturan ucuz komedi filmlerine gitmeyi daha çok tercih etmelerini anlayışla karşılıyorum.

Tüm bu mevcut iç karartıcı durumların yanı sıra, biz sinemacılar da bir parça sorumluyuz. Bakınız Türkiye’de bugüne kadar evrensel ölçekte kaç tane yapılmış belgesel sinema filminden bahsedebiliriz? Ne yazık ki, yok denecek kadar az. Belgesel sinema sizden özgün, şiirsel ve dramatik bir bakış acısına sahip olmanın yanı sıra onu bağımsız, yaratıcı ve sanatsal bir şekilde yorumlayabilmenizi ve günlük yaşamda da dramatik çizgiler keşfedebilme kabiliyetini sizden ısrarla talep eder. Herkesin sinema yolculuğuna saygı duyuyorum. Ama sadece kendi mahallemizde belgesel çekerek korkarım ki bu ‘önemsizleştirmeye’ biraz biz de katkı sunuyoruz

Bir estetik tercih olarak belgesel için, sinemanın özü, kaynağı diyebiliriz. Zira çekilen ilk filmler belgeseldi. Tarihsel bağlam içinde, belgeselin bugüne ulaşma serüvenini, geçirdiği değişimleri nasıl yorumluyorsunuz? Kendinizi bu gelenek içinde nerede görüyorsunuz?

Sinema sanatı, çok genç bir sanat olmasına rağmen kısa sürede kat ettiği yola ve ulaşıp dokunduğu kitlelerin devasa büyüklüğüne baktığımızda zaman içinde geçirdiği değişimler, anlatım ve gösterim dilini buna uydurabilmiş olmasındandır. Bu sinema yolculuğu keşiflerinde henüz kendimi bir geleneğe ait hissetmiyorum.

‘BELGESEL, SİNEMANIN SADECE BİLGİ TAŞIMA ARACI DEĞİLDİR’

Özellikle sosyal medyada, hazır bilgi veren birtakım Youtube içerikleri belgesel olarak tanımlana geliyor. Bu noktadan yola çıkarak iki ayrı soru soracağız. İlki, belgesel bilgi taşıma aracı mıdır? İkincisi, bu içerikleri estetik olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bilgi taşıyan belgeseller vardır ama belgesel, sinemanın sadece bilgi taşıma aracı değildir. Mesela Sedat Peker’in Youtube ifşaları bilgi içeriklidir ama belgesel sinema değildir. Burada bir belgesel estetikten belki bahsedemeyiz ama tüm bu görsel ve işitsel araçları ve taşıyıcıların varlıklarını çok önemsiyorum.

Yerleşik sistemlerin, güç ve iktidarların bize zarar veremeyeceği garantisini kimse veremez. O yüzden bu görsel ve işitseller çok kıymetliler.

‘KAMERAMIZ EGEMENLERİN KORKULU RÜYALARI OLABİLİR’

Belgesel sinema, gerçekle olan doğrudan ilişkisinden dolayı, sık sık egemenlerin hışmına uğruyor. İdeolojik bağlamda bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok yaratıcı yöntemlerle egemenlerle başa çıkabiliriz. Biz bunu başardığımız vakit, kameramız onların korkulu rüyaları olabilir. Yönetmen Joshua Oppenheimer’in “The Look of Silence” belgesel filmi, inanılmaz yaratıcı ve etkileyicidir. Çünkü belgesel filminde Endonezya’daki bir milyona yakın komünistin nasıl öldürüldüğü o dehşet rakamsal sayı gerçeği ile yetinmez. Endonezya’da o zamandan beri suçlular hala iktidardayken, kırk yaşlarındaki Adi, kardeşi Ramli’nin katillerini, vahşetlerinden sorumlu tutmak için arar. Bir optometrist olarak onlara hem gerçek hem de mecazi olarak gözlükler takar. Göz anormalliklerini ölçerken, ne yaptıklarını görmelerini ve olaya bakışlarını odaklamalarını umarak onlara yüzleştirici sorular sorar. Oppenheimer’ın önceki filminde olduğu gibi failler/katiller, herhangi bir kötülüğün farkında değiller.

Bakınız Amerika’daki Black Lives Matter hareketi, tam da böyle bir araçsallıktan kitleselleşti ve sonuç aldı: “I can’t breathe/ Nefes alamıyorum.” Bildiğiniz gibi 2014 yılında New York polisi tarafından boğularak öldürülen silahsız bir siyah adam olan Eric Garner’ın son sözlerinden gelen çok etkileyici bir slogan. Devamında Javier Ambler, Manuel Ellis, Elijah McClain ve gecen yılda George Floyd başka bir siyah Amerikalı, benzer şekilde, yani sistematik bir şekilde polisler tarafından öldürüldüler. Eğer George Floyd’un polis tarafından boğulup öldürülmesi vatandaşlar tarafından akıllı telefonla çekilmemiş olsaydı belki de “Black Lives Matter” hareketi Amerika ve dünyada bu kadar infial ve etki yaratmayacaktı. Tabii her şeye rağmen Amerika’da hala çok güçlü bir adalet anlayışı var, en azından Türk adaleti ile karşılaştırdığımızda.

Diyarbakır’daki Newroz kutlamasına giden Kemal Kurkut’un öldürülmesini düşünün. Eğer o görseller, o fotoğraf kareleri olmasaydı biz o gün, bir sürü polisin ardına düştüğü yarı çıplak bedeniyle, elinde su şişesiyle ölümün o karanlık ve soğuk nefesinden kaçmaya çalışan gencecik bedenin mermilerle buluştuğunu asla göremeyecektik.

‘İRAN SİNEMASINDAN ÖĞRENİLECEK ÇOK DEĞERLİ DERSLERİMİZ VAR’

Son günlerde, filmler/diziler yayımlayan çeşitli internet mecralarının daha aktif kullanılıyor olması hasebiyle, birkaç sermayedarın “piyasaya” gireceği konuşuluyor. Bu durum sadece dizi sektörü için değil, sinema sektörü için de heyecan yarattı. Peki, belgesel sinemacılar bunun neresinde? İnternet mecralarından destek alarak iş üretebilmek, geçmişteki üretim koşullarına nazaran sizi özgürleştirir mi? Ne düşüyorsunuz?

Belki tekrara düştüğümün farkındayım ama tekrar etmekte de yarar var. Bence, bizi özgürleştirecek şey, sermayedarların sinema sanatına girişiyle değil de, bizim öncelikle ruhlarımızı, algılarımızı özgürleştirmemizle mümkün olabilir. Bu vesileyle İran sinemasının dünyadaki yerine çok iyi bakmamız, onu çok iyi analiz etmemiz elzem. Hala oradan öğrenilecek çok değerli derslerimizin olduğunu düşünüyorum.

Hazırladığınız yeni bir proje var mı? Günleriniz nasıl geçiyor?

Bir süredir, yeni bir belgesel film projesi üzerine çalışıyorum. Bu çalışmamda üç kadının yaşamlarından kesitler izleyeceğiz. Bu birbirinden farklı kadın anlatıcıların ‘ortak kaderleri’ var. Bu çalışma ile travmatik geçmişlerine sıkışıp kalmayan ve her biri yıllar içinde “yeni bir kadın” olabilmiş anlatıcılarla bir şekilde filmsel olarak tanışacağız. Bir süreden beri bu belgesel filmimin yapım ve finans süreciyle ilgileniyorum. Etkili bir belgesel olması için uğraşıyorum -ki çalışmamda önceki filmlerimden daha farklı yöntemler deneyeceğim. Bunun için de çok yakın bir zamanda gelip Türkiye’de yaşayacağım.

, ,

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu